Ana Sayfa     |     ISO 9001:2000        |        Ziyaretçi Defteri   | Öğrenci Bilgi Sistemi       |        Mezunlarımız        |        İstatistikler        |      İletişim      |       English
GENEL BİLGİLER
 Türk Polis Tarihi
 Okulumuz Tarihi
 Şükrü BALCI Kimdir
 Görev Yapmış Müdürlerimiz
 P.M.Y.O Kuruluş Şeması
 İdari Personelimiz
 Basında Okulumuz
 AKADEMİK BİLGİLER
 Akademik Takvim
 Okutulan Dersler
 Eğitim Kadrosu
 SOSYAL FAALİYETLER
 Sosyal Etkinlikler
 Kol Faaliyetleri
 Konferanslar/Seminerler
 Ziyaretler
 Okul Polisi Projesi 
 U.Gençlik Ödülü Programı
 OKUL FOTOĞRAFLARI
 Uydu Fotoğrafları
 Okul Kuşbakışı Görünümü
 Deprem Güçlendirme 
 Okulumuz Krokisi
 Fotoğraf Galerisi

AKADEMİK ETKİNLİKLER

 Makaleler
 Personelimizin Yayınları
 Akademik Personelimiz
 Yenisey Polis ve Hukuku
 BAŞVURU KOŞULLARI
 Polis Akademisi
 Polis Koleji
 PMYO
 

 

 Akademik Etkinlikler > Yenisey Polis ve Hukuku

 

İfade Alma ile ilgili Kararlar

(1. CD, 16.02.2004, 2003/3819-2004/299): Ali Kınacı 2004’den naklen: Nevzat’ı taammüden öldürmekten sanık Engin, işbu ölümle biten kavgaya fer’i fail şekilde katılmaktan sanıklar Mualla ile Cengiz’in yapılan yargılanmaları sonunda; hükümlülüklerine ilişkin (KOCAELİ) İkinci Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 07.03.2003 gün ve 70/27 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi sanıklar tarafından istenilmiş, sanıklar Cengiz ile Engin duruşma da talep etmiş olduğundan dava dosyası C. Başsavcılığından tebliğname ile Dairemize gönderilmekle: sanıklar Cengiz ile Engin hakkında duruşmalı, diğer sanık Mualla’nın temyizi veçhile incelendi ve aşağıdaki karar tespit edildi.

İncelenen dosyaya göre; belediyede temizlik işçisi olarak çalışan maktülün her zamanki gibi, olay günü de saat 01.00 civarında evine geldiği, kapının, karısı olan sanık Mualla tarafından açıldığı, ardından yemek yediği ve sabah saat 10.00 sıralarında öldüğünün Mualla tarafından komşulara duyurulduğu dosya kapsamı ile sabittir. Tanık Sezer dışında görgü tanığı bulunmayan olay tartışmalı olup, tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Öyle ki; öncelikle olay gecesi evde olduğuna ilişkin kuşku bulunmayan ve olayı görmediğini-duymadığını söyleyen Mualla’dan şüphelenilmiş, nitekim baştan itibaren sanık muamelesi gören Mualla 27.2.2002 tarihinde tutuklanmış, 8.3.2002 tarihli iddianame ile de kocasını öldürmekten hakkında kamu davası açılmıştır. Başlangıçta diğer sanıklara yönelik bir kuşku oluşmamıştır. Ne zaman ki, olay gecesi evde olduğu anlaşılan, Mualla ile maktülün müşterek çocukları 1995 doğumlu Sezer, anneannesinin yanından amcası Dursun tarafından alınmış, bundan sonra Dursun, Sezer’in olay hakkında bilgisi olduğundan bahisle, onun söylediklerini teyp kasetine kaydederek C. Savcısına getirmiştir, o zaman diğer sanıklar hakkında da kovuşturma başlatılmıştır. Çünkü, kasetteki kayda göre, Sezer dayıları, Cengiz ve Engin’i suçlamakta, öldürücü hareketi ise dayısı Cengiz’in yaptığını söylemektedir.

Sezer’in benzer beyanları C. Savcısı huzurunda da 21.5.2002 tarihinde tekrar etmesi üzerine, Cengiz ve Engin aynı gün gözaltına alınmışlar ve 24.5.2002 tarihine kadar gözaltında tutulmuşlardır. 24.5.2002 tarihinde her ikisinin de kolluk tarafından ifadeleri alınmak istenmiş, ancak her ikisi de kollukta susma hakkını kullanacaklarını, C. Savcısına ifade vermek istediklerini belirtmişlerdir.

Aynı tarihte sanıklar C. Savcısı huzurunda hazır edilirken, bir kolluk görevlisi ile Cengiz arasında geçen konuşmalarla, Cengiz’in kendisinin de yardımı olmakla birlikte suçu Engin’in işlediği şeklindeki ikrarlarını kapsayan ve gizli çekildiği anlaşılan video kaseti C. Savcısına sunulmuştur. Bu kasetteki görüntülerin 21.5.2002 ile 24.5.2002 arasındaki bir tarihte çekildiği anlaşılmaktadır.

Sonuçta, soruşturmanın devam eden aşamalarında her iki sanık ta suçu inkar etmiş, Cengiz, kasetteki mülakatı işkence görmekten korktuğu için yaptığını söylemiştir. Mahkeme, belirtilen delillere istinaden hüküm kurmuştur.

Şu halde, yerel mahkeme hükmünü üç önemli delile dayandırmıştır. Bu delillerden birincisi, küçük Sezer’in konuşmalarının yer aldığı ve amcası Dursun tarafından kaydedilen teyp kasetidir. İkincisi, Sezer’in kasetteki kayıtları teyid eden aşama ifadeleri, üçüncüsü ise polis tarafından Cengiz’den habersiz olarak gizli kamera ile kaydedilmiş olan, Cengiz’in ikrarını havi video kasetidir. Gerekçeli kararın 4. sayfasının son paragrafındaki ifade aynen şöyledir: “...Cengiz’in görüntülü kasete alınan oluş kısmında açıklanan ikrarının baskıya dayalı olduğu ve ifadenin usule uygun şekilde alınmadığı yolundaki savunmaları yerinde değildir, bilirkişi ve taraf vekilleri hazır olduğu halde mahkeme heyetince kasetin izlenmesinde ifadesinin alınması sırasında ve öncesinde zabıtaca sanık Cengiz’e herhangi bir baskı yapılmadığı ifadesine başlarken biraz tutuk olduğu, 5-10 saniye sonra rahat bir şekilde adeta amacına ulaşmış bir insanın iç huzuru içerisinde olayı anlattığı görülmüştür........bu nedenlerle sanıklar vekilinin bu yöne ilişkin savunmaları kabule şayan görülmemiştir.” Yine gerekçeli kararın 4. sayfasının 3. paragrafının son cümleleri şu şekildedir: “..... Olay mahallinin görüntülenmesiyle ilgili kaset çözümü ve sanık Cengiz’in poliste ikrarı ve olayın oluşunu açıklayan konuşması ile ilgili görüntü kasetini çözümü hakkında tespit tutanağı ve kasetin heyetçe izlenmesinde görüldüğü üzere tanık Sezer’in anlatımlarıyla esas itibariyle örtüşmektedir, bu durumda tanık Sezer’in ifadesine itibar edilmemesi yönündeki savunma yerinde görülmemiştir.” Buradaki ifadelerden, Cengiz’in ikrarını içeren video kasetinin hükme esas alındığı, suçun sübutu, sanıkların suç içerisindeki etkinlikleri ve iştirakin derecesinin münhasıran bu delile dayandırıldığı, dosya içerisinde mevcut olduğu belirtilen diğer delillerin bu delili destekleyen yan deliller olarak değerlendirildiği görülmektedir. 3842 Sayılı Kanun ile değişik CMUK nun 135/a maddesi yasak sorgu yöntemlerini tarif etmiştir. Madde aynen şöyledir: “ifade verenin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, zorla ilaç verme, yorma, aldatma, bedensel cebir ve şiddette bulunma, bazı araçlar uygulama gibi iradeyi bozan bedeni ve ruhi müdahaleler yapılamaz. Kanuna aykırı menfaat temin edilemez. Yukarıdaki fıkralarda belirtilen yasak yöntemlerle elde edilen ifadeler rıza olsa dahi delil olarak değerlendirilemez.” Yine 3842 Sayılı Kanun ile değişik CMUK nun 254/2. maddesinde; “Soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz” hükmü yer almaktadır.

Bu düzenlemeler karşısında yasak sorgu yöntemleriyle elde edilen delillere itibar edilerek mahkumiyet hükmü kurulamayacağı açıktır. Dosyadaki olayda, sanık Cengiz kollukta ifade veremeyeceğini açıkça belirtmiştir. Buna rağmen, kendisiyle sohbet havasında yapılan mülakatın habersiz olarak videoya kaydedilmesi suretiyle, sanık aldatılarak özgür iradesiyle savunma yapması engellenmiştir. Bu nedenle, yasak sorgu yöntemleriyle elde edildiği anlaşılan video kasetin delil olarak hükme esas alınması mümkün değildir.

Bu itibarla, 1) Tanık Sezer’in ifadesinde, olay gecesi sanıkların evden telefon görüşmesi yaptıklarını belirtmesine rağmen, telefon kayıtları getirtilerek bu hususun araştırılması gerektiğinin düşünülmemesi,

2) Sanık Cengiz’in ikrarını içeren video kasetinin tamamı hukuken geçersiz kabul edilerek, bunun dışındaki delillerin değerlendirilmesi suretiyle, oluşacak kanaate göre sanıkların hukuki durumlarının tayin edilmesi gerekirken gerekçede yazılı olduğu şekilde yasak yöntemlerle elde edildiğinde şüphe bulunmayan delile dayanılarak hüküm kurulması suretiyle, CMUK nun 3842 Sayılı Kanun ile değişik 135/a ve 254/2. maddelerine muhalefet edilmesi,

3) Kabul ve uygulamaya göre ise: iddianamede gösterilmeyen madde ile yapılacak uygulamadan önce sanıklara CMUK.nun 258. maddesi uyarınca ek savunma hakkı verilmemesi, Usule aykırı ve sanık Engin ile tüm sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden sair cihetleri incelenmeksizin öncelikle bu nedenle hükümlerin tebliğnamedeki düşünce hilafına CMUK.nun 321. maddesi uyarınca bozulmasına karar verilmiştir. (1. CD, 16.02.2004, 2003/3819-2004/299).

 

Kamisar Y. LaFave W.R., İsrael J.H., Basic Criminal Procedure, West Publishing, St. Paul, Minn., 1990, s. 269.

Şeker hastası olan bir kişi büyük bir alışveriş merkezine girerek eczaneden insülin aramış, fakat bulamamış, bunun üzerine acele bir şekilde otomobiline binerek başka bir mağazaya doğru hareket etmiştir. O sırada devriye gezmekte olan ekip otosundaki Polis  memuru, kişinin dükkana acele bir şekilde girip çıkmasından dükkanda soygun yapıldığı konusunda şüphelenmiştir.

Bu şüphe üzerine ilgiliyi durdurmuş ve silâh araması yapmak istemiştir. Şahıs şeker hastası olduğunu, acele ilaç alması gerektiğini, silâhı bulunmadığını söylemiş ve aramaya rıza göstermemiştir. Bunun üzerine önce diğer bir ekipten yardım isteyen Polis memuru, zor kullanarak silâh araması yapmışsa da, şahıs direncini arttırmıştır. Neticede şahsın iki bacağı ve bir kolu kırılmış ve iş mahkemeye intikal etmiştir.

Yüksek mahkeme verdiği kararda; olayın akışı içerisinde şahsın acele ile dükkana girip çıkmasından doğan makûl bir şuç işleme şüphesinin bulunduğunu kabul ederek, bu şüphenin Polisin kişiyi durdurarak silâh araması yapma yetkisini doğurduğunu, görevini yapan Polise karşı direnen bir kişiye Polisin kademeli olarak, onun gücünü kırmaya yetecek oranda zor kullanabileceğini ve Polis tarafından yapılan işlemlerin hukuka uygun olduğunu belirtmiştir.

 

Bostik – California. California civarında uyuşturucu madde trafiğinin yoğun olduğu ana otoyol üzerinde, polis rutin aramalar yapmaktadır. Bu aramalardan birinde otobüs terminale girdikten sonra polis memurları şoföre otomatik kapıları kapattırarak, içerideki yolcuları kimlik kontrolünden ve aramadan geçirmeye başlamışlardır.

Yolculardan biri olan Bostik’e de kendilerinin polis olduğunu belgeleyen kimliklerini gösterdikten sonra, otobüs biletini sormuşlar ve kimlik kontrolü yapmışlardır. İlgiliye yanında bulundurduğu çantasını aramak için rıza gösterip göstermediğini sormuşlardır. Bostik ise, çantasının aranmasına razı olmuş ve yapılan arama sonunda çanta içerisinde uyuşturucu madde bulunmuştur.

Bostik, yapılan aramadan önce “kendisine aramaya, rıza göstermeme hakkı olduğunun bildirilmemesini” ve otobüs kapılarının kapalı tutulması nedeniyle, istediği takdirde oradan uzaklaşma imkânının önceden yok edilmiş bulunmasını ileriye sürerek, Yüksek Mahkemeye başvurmuş ve Yüksek Mahkeme arama sonunda elde edilen delilin dosyadan çıkartılmasına karar vermiştir.

 

(4. CD, 05.11.2003; 2002/28544- 2003/10778). Ali Kınacı 2004’den naklen: Değişik zamanlarda bazı işyerlerinde hırsızlık yapılmış; daha sonra kimliğini açıklamayan bir kişi kolluğa telefon ederek, hırsızlık suçlarını kimliklerini ve adreslerini belirttiği kişilerin işlediklerini söylemiş.

Bunun üzerine Asayiş Büro Amiri olan sanığın talimatı doğrultusunda bu kişiler yakalanarak gözaltına alınmışlar; C. Savcısı’na hırsızlık suçlarının faillerinin yakalandığı bildirilmiş; 20 saat gözaltında tutulduktan sonra, başka hiçbir araştırma yapılmadan, ifadeleri alınmadan, C. savcısına haber verilmeden ve soruşturma evrakı fezlekeye bağlanarak C. savcısına sunulmadan bu kişiler serbest bırakılmıştır.

Belirtilen kişilerin yakalanması ve daha sonra da serbest bırakılmaları konusunda emir veren Asayiş Büro Amiri hakkında özgürlüğü kısıtlama suçundan dava açılmış; Yerel Mahkeme sanığın beraatine karar vermiştir.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi, gecikmesinde tehlike durumu bulunmadığı halde, hakim kararı alınmadan sanıkların yakalanması ve gözaltına alınması konusunda emir veren kolluk amiri sanığın eyleminin TCK’nın 181/1. maddesine uyan suçu oluşturduğunu belirterek hükmü bozmuştur: “Anayasanın 1/2, Polis Vazife ve Salahiyet Yasasının 13, CMK 127-131. maddeleri ile Türkiye Cumhuriyeti Devletince 18.05.2004 tarihinde onaylanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5. maddesi hükümleri ve Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin 5. maddesi uyarınca; suç kovuşturmasıyla ilgili olarak yöntemince verilen yargıç kararı dışında kişilerin yakalanıp gözaltına alınmaları ancak, suçüstü durumunda veya işlendiği bilinen bir suça ilişkin soruşturma veya kovuşturma sırasında olanaklı bulunmaktadır. Kolluk görevlileri ise bu ikinci durumda yalnızca gecikmesinde tehlike bulunan durumlarda yakalama yetkisini kullanabilirler.

Diğer taraftan belirtilen hukuki düzenlemelerin gereği olarak ceza soruşturma ve kovuşturmalarında temel ilke, kişi hürriyetlerine müdahale edilmeden başvurulabilecek bir yöntem var iken hürriyeti daraltan yöntemlere başvurulmaması ilkesidir.

Somut olayda, herhangi bir suçla ilgili suçüstü durumu veya suç teşkil eden belirli bir olayla ilgili ceza kovuşturması bulunmamasına karşın, salt kimliği belirsiz bir kişinin 16.05.2000 günü saat 13.00’de telefonla yakınanların kimlik ve adreslerini vererek “Şişli ilçesindeki market ve işyerlerindeki hırsızlık suçlarını bu kişiler işliyorlar” şeklindeki soyut ihbarı üzerine, kimlik ve adresleri aynı tarihli tutanakla tespit edilen bu kişiler hakkında arşiv ve benzeri araştırmalar yapılmaksızın, asayiş büro amiri olan sanığın talimatı doğrultusunda harekete geçilerek üç saat sonra yakınanların yakalanıp gözaltına alınması, C. Savcısına hırsızlığa karıştığı iddia edilen kişilerin yakalandığı yolunda bilgi verilip peşisıra bu kişilerin “herhangi bir suçla” ilgilerinin olup olmadığı yönünde araştırma yapılarak, 20 saat gözaltında kalan yakınanların ertesi gün saat 13.30’da bir kanıt bulunmadığı gerekçesiyle, ifadeleri dahi alınmadan ve soruşturma evrakı fezlekeye bağlanarak C. Savcılığına sunulmaksızın serbest bırakılması biçimindeki eylemin TCK 181/1. maddesine uyan suçu (özgürlüğü kısıtlama suçunu) oluşturduğu gözetilmeden, kanıtları yanlış değerlendiren yetersiz gerekçeyle beraat hükmü kurulması, yasaya aykırıdır (4. CD, 05.11.2003; 2002/28544- 2003/10778, YKD Mayıs 2004, s. 792).

 

BGH NStZ 1983, 86. Meselâ, kazaya katılan bir kişi, sorulmamış olduğu halde, kendiliğinden polise bazı açıklamalarda bulunursa, bu sırada henüz dar anlamda sanık sıfatını almamış olduğundan, verdiği bu ifade, daha sonra duruşmada aleyhinde değerlendirilebilir. Duruşmada hazır bulunmasa bile, kendisine hakları (StP0 163a IV ve 136 1, 2 uyarınca) öğretilmiş olmadığı halde (OLG Stutgart MDR 1977, 70; Rogall MDR 1977), değerlendirme mümkündür.

 

(CGK 4.10.1993, 1993/192-217). Hırsızlık suçundan sanıklar (O), (H) ve (C) kolluk tarafından alınan ifadelerinde suçlamayı kabul etmişler; ancak, sonraki aşamalarda, kolluk ifadelerinin baskı ile alındığını belirterek suçlamayı reddetmişlerdir. Tutuklanmalarından sonra alınan doktor raporunda, sanıkların vücudunda eskiye dayalı, iyileşmeye yüz tutmuş ekimoz ve ödemler bulunduğu belirtilmiştir.

Yerel Mahkeme, sanıklar hakkında mahkûmiyet hükmü kurmuş; Yargıtay Ceza Genel Kurulu, başka yan delil bulunmadığı halde, sanıkların baskıya dayalı kolluk ifadelerine dayanılarak mahkûmiyet kararı verilemeyeceğini belirterek direnme hükmünü bozmuştur. “Yasak sorgu yöntemleriyle toplanan kanıtlara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı açıktır.

İnceleme konusu olayda; sanıklar kolluktaki ikrarlarının baskıya dayalı olduğunu ileri sürmektedirler ve bu savunmaları Adlî Tıp Kurumu Eyüp Şube Müdürlüğü’nün raporu ile de doğrulanmaktadır. Kaldı ki, sanıkların suçu işlediklerine dair başkaca hiç bir yan kanıt da elde edilememiştir. Ceza yargılamasının amacı hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Halbuki, sanıkların yüklenen suçu işlediklerine dair herhangi bir kanıt elde edilememiştir. Bu itibarla suç sübuta ermemiştir. Direnme kararının bozulmasına karar verilmelidir” (Yargıtay CGK, 04.10.1993, 1993/192-217; YKD Mart 1994, s. 450) (Ali Kınacı 2004’den naklen).

 

İrlanda – İngiltere. Avrupa İnsan Hakları Divanı verdiği  bazı kararlarda Polisin bilgi edinmek ve itiraf elde etmek için kullandığı metodları incelemiştir: Duvara karşı ayakta tutmak: tutuklular, bir kaç saat süreyle bir «bunalım durumunda» (stress position) ayakta durmaya zorlanıyorlardı; ilgililerin ifadelerine göre, «bacaklar ve kollar açık, ayaklar geride ve vücut ağırlığı ayak parmaklarının üstüne verilerek, kollar başın üstüne uzanmış, parmaklar duvara dayalı şekilde durmaları gerekiyordu.

Başa torba geçirmek: tutukluların başına siyah veya koyu lacivert bir torba geçirilerek, sorgulamaya kadar bu durumda bekletiliyorlardı.

Gürültü: Sorgulamadan önce tutuklular, kuvvetli ve devamlı bir ıslık sesi çıkarılan bir odada tutuluyorlardı.

Katı ve sıva gıda vermemek: Sorgulamadan önce tutuklulara ancak cüzi bir yiyecek veriliyordu. Bu teknikler, «üst kademelerce» onaylanmış olmasına rağmen, yazılı belgelerde yer almıyordu. Bununla birlikte, bir çok tutuklu üzerinde denendi ve yetkili makamlar (bu sadece) pek çok değerli bilgiler elde ettiler. Divanın üzerinde durduğu konu, bu tekniklerin 3 üncü maddeyi ne dereceye kadar çiğnediği sorunu idi. Sonuçta Divan oybirliği ile insanlık dışı muamele yapıldığına, 1’e karşı 16 oyla söz konusu dönemde «beş teknik»in de insanlık dışı ve alçaltıcı ve 3 üncü maddeyi çiğneyen bu muamele olduğuna, ve 4 e karşı 13 oyla da bu muamelenin işkenceye eşit sayılamayacağına karar vermiştir (Alderson 1989, 25).

 

(10. CD, 09.11, 2000; 2000/9366-15158). Kolluk görevlileri sanığın üzerinde eroin bulaşıklı folya kâğıdı bulmuşlar; ayrıca idrar örneğinin alınmasını sağlamışlardır. Yapılan tahlil sonucu sanığın idrarında morfin bulunduğu belirlenmiştir.

Yerel Mahkeme, ikrarı ile uyuşturucu madde kullanma suçunun ortaya çıkmasına yardım ettiği gerekçesiyle TCK’nın 405/2. maddesi uyarınca sanığın cezasından indirim yapmıştır.

Yargıtay 10. Ceza Dairesi, üzerinde eroin bulaşıklı folya kâğıdı ele geçirilmesi ve idrarında morfin bulunması ile uyuşturucu madde kullanma suçu ortaya çıkan sanık hakkında ikrarı nedeniyle TCK’nın 405/2. maddesinin uygulanmasının yasaya aykırı olduğuna karar vermiştir: “Üzerinde eroin bulaşıklı folya kâğıdı ele geçirilmesi ve idrarında morfin bulunması ile uyuşturucu madde kullanma suçu ortaya çıkan sanık hakkında, koşulları oluşmadığı halde TCK’nın 405/2. maddesinin uygulanması, karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni sayılmamıştır (10. CD, 09.11, 2000; 2000/9366-15158).

 

(10. CD, 22.09.2003, 2002/4003-2003/18952). Uyuşturucu madde kullanmak suçundan sanık (A) kolluk tarafından yakalanmış ve idrar örneği aldırılmış; yapılan tahlil sonucu sanığın idrarında uyuşturucu madde olduğu belirlenmiştir.

Yerel mahkemenin, sanık hakkında verdiği mahkûmiyet hükmü temyiz edilmiş; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen tebliğnamede, kolluk görevlilerinin haber almasından önce ikrarda bulunarak kendi suçunun ortaya çıkmasını sağlayan sanık hakkında TCK’nın 405/1. maddesi gereğince ceza verilmemesi gerektiği belirtilerek hükmün bozulması istenmiştir.

Yargıtay 10. Ceza Dairesi, sanığın idrarında uyuşturucu madde bulunduğunun belirlenmiş olması karşısında tebliğnamedeki bozma düşüncesinin yerinde olmadığına karar vermiştir: “Sanığın yakalanması üzerine Adlî Tıp Kurumu Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesi’nin 20.12.2001 tarihli raporu ile idrarında uyuşturucu maddeye rastlandığının belirtilmiş olması karşısında; TCK’nın 405/1. maddesinin uygulanması gerektiği yönündeki tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmemiştir” (10. CD, 22.09.2003, 2002/4003-2003/18952) (Ali Kınacı 2004’den naklen).

 

 

 

53. § - İFADE ALMA

53.1 - İfade alma. I – Genel Bilgiler. Yeni CMK 147, CMUK 135 ile bazı yönleri paralel, bazı yönleri farklı bir düzenleme getirmiştir[1].

1) “İfade alma”kavramı. Devletin şüphelendiği kişiye, bu suç ile ilgili soru sorması, “ifade almadır”. Bireyin “kendisini suçlamama hakkından” doğan, “hak öğretme” mecburiyeti vardır (No. 64.5).

Devletin şüphelenmediği kişiye soru sorması ise, “bilgi toplamadır” (No. 64.5).

Hakim, şüpheli veya sanığa soru sorarsa, “sorgu” söz konusu olur.

Delillerin kararmasını önleyici tedbirleri aldıktan sonra, savcılığa derhal bilgi vermeleri gereken (CMK 161/2) adli kolluğun, daha sonra savcı tarafından adliyeye ilişkin olarak emir verdiği daha doğrusu araştırma ile görevlendirildiğinde (CMK 161/2) yapacağı işlemlerin başında “ifade almak” gelmektedir. Adli kolluğun adli bir işlem olan “ifade alma” yapabilmesi için, C. savcısınn yazılı emir vermiş olaması gerekir.

Kolluk veya C. savcılığı tarafından sorulan sorular, mülga Kanunda “ifade alma” olarak nitelendirilmiş, hakimin sorduğu sorulara ise, “sorgu” denildiği, ilgili maddesinde açıkça söylenmişti (CMUK 135). Yeni Kanun kelime tasarrufu yaparken, bu açıklamayı da tanımlar maddesine aktarmıştır (CMK 2).

C. Savcısının emri ile ifade alma, dolayısı ile araştırmanın birinci şeklidir. Kolluğun ifade almada ve özellikle şüphelendikleri kimseden ikrar elde etmede zor kullanması hemen her memlekette görüldüğünden, bunu önlemek için ayrıntılı düzenlemeler yapılmıştır.

Maddi gerçeği araştırmak için yapılan ceza muhakemesinde yapılan en önemli işlemlerden biri olan “ifade almanın” amacı da, buna paraleldir: maddi gerçeği bulmak için araştırma yapmak. Bu temel gayenin yanında, tali nitelikte kalmak üzere, müdafaa hakkının sağlanması da vardır. Fakat asıl müdafaa amaçlı dinleme, hakim tarafından yapılan dinleme olan “sorguda”  ortaya çıkar. 

Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu, kolluğun kendiliğinden ifade almasını yasaklamıştır. Kolluk her seferinde C. Savcısı tarafından verilecek ayrı adli emirler üzerine ifade alma yetkisi kazanmaktadır (CMK 161/2).

2) “İfadesine başvurulan kişi”. Kanunlarımızın kabul ettiği sisteme göre, kolluğun kendiliğinden tanık dinleme[2] ve sanığı sorguya çekme yetkisi yoktur. Kolluk sadece C. savcısının verdiği emir (CMK 161) üzerine, ifade alır. Başlangıç soruşturmasında ortada henüz sanık olmadığından, tanık da, ancak duruşmadaki dinlemede ortaya çıktığı için, ifade alma bakımından sanık ve tanık ayrımı zaten bahis konusu değildir.

Kolluk “ifadesine lüzum gördüğü kimse”leri çağırır, lüzumlu şeyleri sorar (PVSK 15) (No. 353; 43.2; 43.8). Kolluk bu kimseleri yeminsiz dinler. Bunlar gelmezlerse, zorla getirilemezler. Zira zorla getirme ancak hâkimin veya savcının kararı ile uygulanabilen bir koruma tedbiridir (No. 54.1)[3]. Gelmemek suçtur (KK 32).

Çağırılan kimseler ifade vermekten çekinebilirler. Zira “tanık dinleme” durumu yoktur (No. 43.4).

Kaldı ki tanıklıktan çekinme hakkı olanlara, “ifade vermek”ten de çekinebilecekleri hatırlatılmalıdır[4]. Zorlama tutuklaması da (CMK 62) mümkün değildir.

İfade verenler, sadece hüviyetleri ile ilgili hususlara doğru cevap vermeğe mecburdurlar (KK 40).

Başlangıç soruşturması sırasında bir kimseden şüphelenilmesi mümkündür. Ancak bu şüpheli, ifade verme bakımından, sadece “ifadesine lüzum görülen kimse”dir.

Şikâyet edilen de henüz sanık değildir, ifadesine lüzum görülen kimsedir. Ancak kendisine, “şikâyet edilen kimse” olduğu da açıklanmalıdır.

Kolluk tarafından yapılan soruşturmada kelimenin teknik anlamı ile ‘tanık’ yoktur. Tanık, mahkeme önünde ifade veren kişidir. Bu nedenle ileride tanık olabilecek kişilerin belirlenmesi, bir ayıklama, eleme yapılması için hazırlık soruşturması sırasında kişilerin ifadeleri alınır. Ayrıca hazırlıkta alınan kolluk ifadesinin amacı, ip ucu elde etmek ve bunu sürdürmekdir.

Mülga Kanuna göre C. Savcısı tarafından çağırılan kişi kolluk eli ile getirilebiliyordu (CMUK 154/2). Yeni Kanun savcının bu yetkisini genel suçlarda düzenlememiştir[5].

 

II – “Davet üzerine gelen” kişinin ifadesinin alınması. Davet etmek, bir resmî makamın, belirli bir kişiye, belli bir zaman ve yerde hazır bulunmasını emretmesine verilen isimdir. Böyle hukuka uygun bir emir alan kişinin, hareket özgürlüğü kısıtlanmış olur; istenilen yerde ve zamanda hazır bulunmak mecburiyetindedir. Gitmezse aleyhte sonuçlara katlanır ve belli şartlar dahilinde, hakkında zor kullanılabilir[6].

Bir açıdan bakıldığında, hak kısıtlayıcı bir işlem olan davet işlemi, başka bir açıdan bakıldığında hak doğurucudur; gerçekten, savunma ve sorgu hakkının kullanılmasının yolu, davet edilmekten geçer.

Devletin bir kimseyi genel olarak davet etme yetkisinin doğabilmesi için, öncelikle o işlemin yapılabilmesi bakımından, çağırılan kişinin bizzat hazır bulunması zorunlu olmalıdır. Başka bir anlatım ile, yazılı cevap ile yetinilebilen hallerde davet etme yetkisi hiç söz konusu olmaz.

Belirttiğimiz bu maddî şartın yanısıra, bazı şeklî şartlar da aranır: i) davet eden makamın  yetkili olması gerekir, ii) şekil şartlarına riayet edilmesi lâzımdır (CMK 145). Davetiye imzalanmış veya mühürlenmiş olmalıdır. İstisnaî hallerde sözle davet mümkünse de, yazılılık esastır. Davet edilecek kişi bir başkasiyle karıştırılmayacak şekilde tanımlanmalı, yer ve zaman tam olarak açıklanmalıdır. 

Yeni Kanunun “çağrı kağıdı” (CMK 43/1) dediği davetiyeden, ilgilinin hangi sıfatla (tanık, sanık, bilirkişi vb.) çağırılmakta olduğu açıkça anlaşılmalıdır. Kural olarak, davet konusu olay hakkında da bilgi verilmelidir. Davetiyenin çıkarıldığı tarih ve tebliğ tarihi açıkca belli olmalıdır.

Kolluk da, yaptığı tahkikat sırasında, ifadesine müracaat etmek lüzumunu duyduğu kişileri çağırır, gelmediği takdirde zorla götürülemez[7](6). Kolluğun çağırılan kişi veya kişilere, yaptığı araştırma ile ilgili soru  yöneltme yetkisi tabîi ki vardır.

PVSK Ek m. 3’e göre polis, belirli durumlarda bazı kişilerin ikamet ettikleri yerden veya iş adreslerinden ayrılmamalarını isteme yetkisine sahiptir. Bu istemin yazılı yapılması mecburîdir. Bu haller şunlardır: a) Devletin bütünlüğü, genel güvenliği ve Anayasal düzeni ile kaçakçılık ve uyuşturucu madde suçlarında yapılan soruşturmalarda ifadesine başvurulacak kişiler için, b) PVSK 17’deki, kimlik tesbiti yapılacak kişiler ile, vatandaşlık durumu tesbit edilecek kişiler için polis bulundukları yerden ayrılmama yükümü  getirebilir. Dolayısıyla bu kişiler ikametgâh veya işyerlerinden ayrılamıyacak ve burada zorunlu olarak geçici de olsa ikamet etmek durumunda kalacaklardır. Mahallî mülkî amirin bu gibi kişilere izin verme hakkı vardır.

“Şüpheli” ifade vermek üzere çağırıldığında, “şüpheli veya  sanık” sanık sıfatı ile dinleneceği’ açıklanmalıdır. Bu çağrıda kendisine yöneltilen, şüphe veya isnadın ne olduğu da, (prensip olarak) açıklanmalıdır. Fakat yapılan araştırmaların amacını tehlikeye düşürmek ihtimali varsa sanığa isnat açıklanmayabilirse de, gönderilen davette ‘gelmemesi halinde, hakim kararı ile zorla getirileceği ihtarı’ yer almalıdır.

Mülga Kanun zamanında uygulamada ise, hazırlık soruşturması sırasında tanık veya sanığın bilgisine başvurmak üzere çağırılması, genellikle sözlü olarak yapılmaktadır.

Hakkında tutuklama kararı veya yakalama belgesi bulunmayan ve zabıtaca çağırılan sanıklar hakkında PVSK 17 uygulanır.

Mülga Kanun zamanında, Uygulamada hazırlık soruşturması sırasında savcılıkça ifade vermek üzere çağırılan sanıklara davetiye gönderilmekte ve gelmediği takdirde ihzar çıkartılacağı bildirilmekte idi. İlgili davete uymadığı takdirde savcı hâkimden ihzar kararı istemektedir. Verilen karara “müteferrik karar” adı verilmekte ve sanık sıfatıyla usulüne uygun olarak davetiye tebliğ olunmasına rağmen gelmediği evraktan anlaşılan sanık hakkında CMUK 133 uyarınca ihzar kararı verilmekte, ihzar müzekkeresinin gün ve saatinin tâyin ve düzenlenmesi için evrak savcılığa gönderilmekte idi. Savcılık Emniyet 2. Şube Müdürlüğü Araştırma ve İnfaz Bürosuna ihzar müzekkeresi düzenleyerek vermekte, valilik ilgili karakola havale etmekte ve bu şekilde kişi ihzar yoluyla savcılığa getirilmekte idi[8](7).

Tebligat ile ilgili esaslar kanunla düzenlenmiştir. İlân yolu ile tebligat yapılabilen haller de vardır.

Yabancı ülkelerdeki kişilerin davet edilmeleri hakkında milletlerarası sözleşmeler yapılmıştır. Bu Sözleşmelerdeki esaslara uyulmalıdır.

 

III - “Yakaladıktan sonra ifade alma”ve “gözaltında tutulan şüphelinin” ifadesinin alınması. Hazırlık soruşturmasında yapılan araştırmalar belli bir kişi üzerinde yoğunlaşmaya başlayınca, bu kişinin “şüpheli” statüsüne girdiği kabul edilir. Başka bir anlatım ile, anayasaların sanıklara sağladığı temel sanık hakları ile ilgili korunmalar, bu tür suç şüphesinin ortaya çıkması ile varlık kazanırlar. Yakalanarak gözaltına alınan bir kişi, bir suç şüphesi ile özgürlüğü kısıtlanmış olduğundan, yakalandığı ve gözaltına alındığı andan itibaren Anayasanın tanıdığı temel sanık haklarından  yararlanmaya başlar[9](8).

1) Karakol dışında alınan ifadeler. Görüşme ilgilinin verdiği bir randevu üzerine, kendi alışkın olduğu bir çevrede gerçekleşiyorsa, bu tür ifadeler “gözaltında iken” alınmış sayılmaz.

Suçun işlendiği yerde, olayın hemen arkasından polisin olay yerindeki  (şüphelenmediği) insanlara sorduğu sorular bakımından da CMK 147’deki hakların bildirilmesi mecburiyeti, yani Miranda kuralları geçerli değildir. Buradaki kural şudur: eğer polis kişiyi kişinin özgürlüğünü kısıtlayarak onu yakalamış ve gözaltına almışsa haklarını öğrenme hakları yürürlüğe girmektedir[10](9). Soygundan birkaç dakika sonra yakalanarak kelepçelenen sanığa, silahlarını çekmiş olan memurların soru sormaları, Miranda kapsamındadır .  Ancak, rutin bir trafik kontrolü için durdurulan bir otonun sürücüsü gözaltına alınmış sayılmaz[11](10). Buna benzer bir şekilde makul ve “umma” derecesindeki bir şüphe üzerine durdurulan ve üzerinde arama yapılan bir kişi bakımından da, Miranda kuralları geçerli değildir. Çünkü bu kişi gözaltına alınmış sayılmaz.

2) Gözaltında ifade. CMK 147 de yer alan hak bildirme mecburiyeti, Amerika’da (Miranda kuralı) adı altında sadece gözaltına alınan şüpheli ve sanıklara tanınmıştır. İfadenin “gözaltında bulunduğu sırada alınmış olup olmadığını” tayin bakımından şu kriterler  kullanılmaktadır. İfadenin psikolojik bir baskı yaratır şekilde alınmış olup olmadığı; ifadenin ne zaman ve nerede alındığı,  ne kadar sürdüğü, ifade alma sırasında kaç tane polisin hazır bulunduğu, memurların ve sanığın ne söyleyip ne yaptıkları, polisin silah çekip çekmediği veya kapıda bekçi, nöbetçi bulunup bulunmadığı, ilgiliye sorulan soruların sanık sıfatı ile mi, yoksa tanık sıfatı ile mi sorulduğu. ABD Yüksek Mahkemesi, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılan bir kişi ile ilgili olarak, yukarıdaki ölçütleri incelemiş ve sonradan serbest bırakılmış olsa dahi, ifadenin gözaltında iken alındığına karar vermiştir[12](11).

Karakolda verilen bütün ifadeler de, “gözaltında iken alınmış” sayılmaz. İlgili, polisin daha önce yaptığı yazılı bir davet üzerine, bir konuda ifadesine başvurulmak için karakola gelmiştir. Yüksek mahkeme bu gibi hallerde kişinin karakola kendi rızası ile geldiğini vurgulamaktadır[13](12). Gerçekten de böyle bir davet üzerine karakola gitmek mecburiyeti varsa  da, hakim kararı olmadan zabıtanın kişiyi hakim kararı veya savcı emri olmadan zorla getirme yetkisi yoktur. Buna karşılık polis evin kapısına gelerek ilgiliyi karakola davet etmiş ve gelmeyebileceğini de söylememişse, ABD Yüksek Mahkemesi alınan ifadenin gözaltı şartları içinde alındığına karar vermiştir[14](13).

3) Kendiliğinden ve iradi olarak yapılan açıklamalar. “İradi açıklamalar”, ifade alma kapsamına girmez. Miranda kararını veren Yüksek Mahkemenin açıkladığı gibi, polis karakoluna gelerek bir suç ile ilgili olarak itirafta bulunmak istediğini söyleyen bir kişi, polis tarafından dinlenirse, bu teknik anlamda “ifade alma” değildir. İradi olarak yapılan her türlü açıklamalar, ‘kişinin kendisi aleyhine delil vermeme’ kuralını ihlal etmezler.

İradi açıklama yapmaya başlayan bir kişiye, polisin kendiliğinden sorular sorup soramayacağı konusu da tartışılmıştır. Buradaki kural, polis tarafından herhangi bir soru sorulmazdan evvel, ilgiliye haklarının söylenmesidir. Ancak sorulan soru kendiliğinden açıklama yapan kişinin konuşmasını kolaylaştıracak basit sorularsa, bunlar konuşmanın akışı içinde olağan sorular olduklarından, hak öğretmeye gerek yoktur.

Buna karşılık “yönlendirici” ve olayın derinlemesine ayrıntılarını öğrenmeye yönelik sorular sorulacağı vakit, daha evvel haklarının öğretilmiş olması gereklidir.

 

IV - İfade alınırken sorulan sorular. 1) Koğuşturma makamlarına mensup olmayan kişilerce sorulan sorular. İfade alma ve sorgu ile ilgili kurallar Devletin koğuşturma makamlarına hitab eden hukuk normlarıdır. Kuralların konuluş amacı, ‘Devletin koğuşturma organlarının aşırı güç kullanmalarının önlenmesidir. Bu nedenle, koğuşturma organı sıfatı taşımayan kişiler tarafından; mesela bir şahıs tarafından parayla tutulmuş, resmi sıfat taşımayan bir kimse tarafından sorulan sorular veya okulda meydana gelen bir olay nedeniyle müdürün sorduğu sorular ve hatta suç mağduru tarafından şüpheliye sorulan sorular bakımından CMK 147 de yer alan ifade almaya ilişkin kurallar uygulanamaz.

Ancak, memurların işlediği iddia edilen suçlarda yapılan ön araştırmalar sırasında, soruşturucunun sorduğu sorular bakımından ifade almaya ilişkin kuralların uygulanması gerekir. Gerçekten, bu tür sorulara verilen cevaplar, ileride bir ceza davasının açılmasına neden olabilirler[15](14).

2)  “İfade alma”sayılmayan soru ve işlemler. İfadesi alınacak olan kişiye sorulan soruların ilk amacı kimlik tesbitidir. İlgiliye adının ve  soyadının sorulması için, müdafiin hazır bulunmasına gerek yoktur. Aynı şekilde, bir trafik kazasından sonra, kazaya karışan kişinin birbirlerine kimlik sormalarında da (KTK 81/c) müdafiin hazır bulunması aranmayacaktır[16](15). Bu tür kimlik sormalar da teknik anlamda ifade alma sayılmaz.

ABD Yüksek Mahkemesi maddi gerçeği ortaya çıkartmak amacıyla, polisin bazı senaryolar yaratabileceğini kabul etmiştir. Polis, bir olayda çocuklarını öldürdüklerinden şüphelenilen karı-kocadan, kadının isteği üzerine kocası ile konuşmasına izin vermiş fakat bu konuşma sırasında cebinde teyp olan bir polis memuru hazır bulunmuştur. Karı-koca konuşmasından elde edilen bilgiler daha sonra mahkemede delil olarak kullanılmıştır. Mahkeme bu konuya ilişkin olarak verdiği kararda; serbest iradeyi etkilemeyen yöntemlerin polis tarafından kullanılabileceğine karar vermiştir[17](16).

Şüphelinin ifadesi alınmazdan evvel hücresine şüpheli gibi gönderilen bir polis memuru ile yaptığı konuşmaların ileride ifade alma sırasında kullanılması olayında, ABD Yüksek Mahkemesi hücrede bulunan iki kişinin konuşmasının ifade alma sayılmayacağı, hücre içinde şüpheli gibi davranan bir polis memurunun ifadesi alınacak olan bir kişinin iradesi üzerine bir baskı yaratamayacağını ve bu nedenle kendi kendisini suçlamama ile ilgili kurallara aykırılık bulunmadığına karar vermiştir.

Şüpheliye polisin ‘üzerinde silah olup olmadığını’ sorması da, ifade alma sayılmaz. ABD Yüksek Mahkemesi Quarles davasında verdiği kararda[18](17) gözaltında bulunan kişiye, ‘hayat kurtarmak için’ sorulan soruların teknik anlamda ifade alma kapsamına girmeyeceği ve bu nedenle müdafiin hazır bulunmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Mesela şantaj amacıyla kaçırılan bir kişinin nerede olduğunu bulmak amacıyla, şüpheliye sorulan sorular sırasında müdafiin hazır bulunması şartı aranmamıştır.

3) Aşağıdaki örnekler ifade alma sayılmaz:

a) Olayın tanığı olduğu zannı ile, asıl şüpheliye soru sormak.

b) Yakalanan kişinin gözaltı birimine getirildiği sırada, deftere kayıt yapmak için gerekli soruların sorulması. (U.S. v. Foster 2000: Booking questions)

c) Sadece açıklama almak amacı ile sorulan, işlendiği sanılan olayla ilgisi olmayan sorular.

d) Yakalanan şüpheliyi nezarethaneye sevk eden başka memurun, sevk sırasında şüphelinin susma hakkını kullandığını bilmeden yaptığı sohbet konuşması (People v. Mobley 1999).

e) Aramaya “rıza” gösterip göstermeyeceğinin sorulması (muvaffakatlı arama). (People v. James 1977).

f) Şüphelinin yakalandıktan sonra, fakat hakları söylenmeden önce “susmuş olması”, aleyhine delil olarak kullanılamaz, fakat; “yakalandıktan sonra neler yaptığı, nasıl davrandığı” konusunda memura duruşmada sorulan soruların, cevapları, şüphelinin davranışları kolluk memuru tarafından gözlemlenmiş olduğu için, delil olarak kullanılabilir (U.S. v. Velarde-Gomez 2000).

g) “Gizli görevli” veya “muhbir”, şüpheli ile yaptığı konuşmalar sırasında,  ona haklarını söylemez.

Buna karşılık, tutukevine şüpheli gibi konulan kolluk memurunun sorduğu sorular. (Illionis v. Perkins 1990), tutukevindeki başka bir tutuklunun muhbir gibi bilgi vermesi (People v. Williams 1998) ve suçun mağdurunun şüpheli ile yaptığı konuşmalar (People v. Plyler 1993), ayrı kategoriler oluştururlar.

4) Soru sormaya eşdeğerli sayılan işlemler. Bazı hallerde polis şüpheliye soru sormamakla birlikte, onun bir şeyler söylemesini gerektiren bazı davranışlar yapabilir. Mesela, şüpheliye onu suçlayan bir delil eşyası gösterebilir veya kendisini suçlayan bir mağdur ile yüzyüze getirebilir. Bu tür yüzleştirmeler kural olarak mahkeme önünde yapılması gereken işlemlerdir. Polis tarafından yapılmaması gerekir[19](18). Yüksek Mahkeme bu konuda verdiği kararda; Miranda haklarının gözaltına alınan bir kişiye o sırada sorulan sorular ile sınırlı olduğunu açıklamakla birlikte, ifade alma kavramının sadece sözle sorulan sorulara değil, aynı zaman da polis tarafından kişiye yöneltilen bazı kelime ve davranış biçimleri ile de ortaya çıkabileceğini kabul etmiştir.

Şüpheliye karşı suç isnat edici her türlü davranış bakımından CMK 147’deki kurallar geçerlidir.

Aşağıdaki hallerde hedef kişiye sorulan sorular, (verdiği cevap ile, “kendisini suçlayıcı bilgi” verebileceği için), CMK 147 anlamında “ifade alma” sayılır ve hakların söylenmiş olması gereklidir (Rhode Island v. Innis 1980).

a) Suçu işleyenin kendisi olduğunun söylenmesi.

b) Şüphelinin yanında bulunan kolluk memurları, “kendi aralarında konuşurlarken, şüphelinin de konuşmaya iştirak etmesini” sağlarlarsa, hakların bildirilmesi gerekir.

c) “İşlediği sanılan suçun delilini şüpheliye göstermek”, soru sormaya eşit sayılır, hakların söylenmesi gerekir.

 

V – Hakların bildirilmesi. 1) Şüpheliye suçlamanın tekrar bildirilmesi. Yakalanan kişiye ilk yakalama sırasında ne ile suçlandığının bildirilmiş olmasına (No. 51.10), nezarethane defterine kayıt sırasında bunun tekrar bildirilmesine bakılmadan, ifade alma öncesinde suçlamanın, anlayacağı şekilde bildirilmesi tekrar gerekir (CMK 90/6).

2)  İfade alma öncesinde hakların tekrar bildirilmesi. Şüpheli kendi avukatını çağırabilir. Maddi imkanı yoksa ve avukat istiyorsa, Baro’dan avukat çağırılır (CMK 147).

İfade alma öncesinde, şüphelinin avukatı ile görüşme hakkı vardır.Bu hak başkalarının duyamıyacağı ortamda kullandırılır  (CMK 154).

Şüpheliyle görüşen avukatın yapması gereken esas görevlerinden biri, bu görüşme sırasında şüpheliye haklarının kullanılmasının önemini açıklamak ve özellikle susma hakkını kullanıp kullanmaması konusunda şüphelinin bir karar vermesini sağlamak üzere, bu hakkın kullanılmasının kendisine getireceği yarar ve zararlar konusunda onun aydınlatılmasıdır.

Kolluk tarafından bir kez ifadesi alınan şüphelinin ikinci kez ifadesinin alınması yasaklandığından (CMK 148/5), ilk kez kolluk tarafından ifadesi alınan şüphelinin, ikinci kez savcı tarafından ifadesi alınırken, haklarının C. Savcısı tarafından ayrıntılı bir şekilde tekrar bildirilmesi gerekir. Zaten biliyordu, bildirmeye gerek yoktur diye düşünmek yanlıştır.

Ancak C. Savcısı bir kaç saat sonra tekrar ifadeye başvurmaya gerek duyarsa, yemin ile dinlenen tanığın tekrar dinlenmesi gerektiğinde yeniden yemin verilmeyip önceki yemininin hatırlatılması ile yetinilmesinde olduğu gibi (CMK 57), C. Savcısı tarafından hakların  “hatırlatılması” yeterlidir.

Yakalama sırasında direnen veya gözaltında alınacak olanlar resmi doktorun kontrolünden geçirilir (No.  57.1).

Kanunda (CMK 147) ifadesi alınacak olan kişiye haklarının bildirilmesiyle (No. 51.10) ilgili bazı formüller yer almaktadır. Burada yer alan kelimelerin ifadesi alınacak kişiye aynen tekrarlanıp tekrarlanmayacağı tartışılmıştır. Burada önemli olan, ifadesi alınacak olan kişiye susma hakkı ve müdafiden yararlanma hakkının özünü, “anlayabileceği bir şekilde” bildirilmesidir[20](19). En doğrusu, kanunda yer alan ifadelerin form biçiminde sanığa verilmesi ve bunları anlayıp anlamadığının kendisine sorularak, anladığının el yazısı ile tutanağa yazdırılmasıdır.

Asıl önemli olan nokta, ifadesi alınacak kişinin ifadesi alınmazdan evvel müdafii ile konuşabileceği ve ücretini ödeyecek imkana sahip değilse, ona ücret istenmeksizin bir müdafi tayin edilebileceğini anlamış olmasıdır. Sanık ifade alınmazdan evvel ve ifade verdiği sırada müdafiin hukuki yardımından yararlanmak hakkına sahip olduğunu bilfiil anlamış olmalıdır.

Kolluk, ifadesi alınacak olan kişiye sahip bulunduğu hakları bildirmeye başladığı sırada, ilgili şahıs, “sahip bulunduğu hakları bildiğini” söyleyerek,  sözünü kesebilir. Bu gibi hallerde dahi, memur sözüne devam ederek kişiye haklarını eksiksiz olarak bildirmelidir.

Gözaltına alınmış olan şüpheliye sahip bulunduğu haklar usulüne uygun olarak bir  kere bildirildikten sonra, ifade almanın devam eden oturumlarında her bir seferinde hakları tekrar,  tam kapsamıyla yeniden bildirilip billdirilmeyeceği konusu önemlidir. Eğer aynı kişiler tarafından, aynı gün içinde ifade alma oturumu devam ediyorsa ve hatta aradan bir kaç gün geçtikten sonra ifade almaya devam ediliyorsa, tam kapsamlı bir şekilde yeniden hak bildirmeye gerek yoktur. Ancak, aradan uzunca bir süre geçmişse, ifadeyi alan kişiler değişmiş ise, bu takdirde ilgiliye haklarının tekrar bildirilmesi uygun olur[21](20).

Tanıklar bakımından, aynı muhakeme sırasında tekrar dinlenme durumunda, tek yemin verdirilmediği hatırlanmalıdır (CMK 57).

3) Yakınlarına haber verme hakkının kullanılması. İfade alma öncesinde şüpheliye yakınlarından istediğine yakalandığını derhal bildirilmesini istemek hakkına sahip olduğu söylenir (CMK 147/1 d). Bu bildirmenin yeni CMK doğrultusunda mecburi olduğuna ve sadece C. Savcısı emri ile yapılabileceğine (CMK 95/1), kolluğun artık kendiliğinden bildirim yapamayacağına dikkat edilmelidir.     

4) Hakları kullanmaktan vazgeçme sorunu. Gözaltına alınmış olan sanık kendisine tanınmış olan susma hakkından ve müdafiden yararlanma hakkından açık ve yazılı bir şekilde vazgeçebilir. Yazılı bir şekilde vazgeçmenin geçerli olabilmesi için, sanığın haklarının özünü öğrenmiş olması ve bunlardan iradi bir şekilde vazgeçmiş olması şarttır.

Eğer şüpheli veya sanık müdafi talep etmişse, bu istek sanığın “bütün sanık haklarından yararlanmak istediği” anlamını taşır. “Hakların bütünlüğü ilkesi” geçerlidir.

Müdafii talep eden şüpheli veya sanığın ifadesinin alınmasına hiç bir şekilde geçilemez. Zira mülga CMUK 135 de yer alan “avukatın makul bir süre bekleneceğine” ilişkin hüküm Yeni CMK’ya alınmamıştır.

Şüpheli müdafi istemişse, o gelene kadar sadece kimlik tespiti yapılabilir, ancak esas hakkında soru sorulamaz. Mecburi müdafiilik durumlarında şüpheli istese de, istemese de müdafiin hazır bulunması zorunludur.

Türk vatandaşı olan sanığın, kendisine tanınmış olan “istediği yakınlarından birine yakalandığının bildirilmesini isteme hakkından” (CMK 147/1 d) vazgeçmesi ise, yeni Kanunla engellenmiştir (CMK 95/1). Yakalanan veya gözaltına alınan yabancı ise, konsolosluğuna bildirmeden vazgeçme hakkı vardır (CMK 95/2).

Şüpheli veya sanığın haklarını kullanmaktan vazgeçmesinin hukuk açısından geçerli olabilmesi için, sanığın önce kendisine tanınan “hakkın özünü” öğrenmiş olması ve daha sonra da bundan özgür iradesi ile vazgeçmiş olması şarttır.

Sanığın haklarının özünü gerçekten öğrenmiş olup olmadığı ve özgür iradesi ile vazgeçmiş olup olmadığı, o delilin duruşmada hüküm verilirken kullanılması aşamasında denetlenecektir.

Denetleme, somut olayın bütün unsurları incelenerek, o olayın gerçekleştiği şartlara göre sonradan ve hakim tarafından yapılan bir değerlendirmedir. Hakim, Devletin koğuşturma organlarının, “şüpheli veya sanığın özgür iradesinin oluşumu üzerinde” baskı kurup kurmadığını, delillere bakarak değerlendirecektir.

Sanığa hakları bildirildikten sonra, hiç cevap vermemesi, olumlu veya olumsuz hiçbir şey söylememesi, haklarını öğrenmiş olduğunu ve bundan vazgeçmiş olduğunu göstermez.

Sanığın haklarını kullanmaktan “gerçekten” vazgeçip geçmediği, somut olayın bütün unsurları incelenerek, o olayın içindeki şartlara göre, sonradan hakim tarafından değerlendirilebilir. Burada önemli olan nokta, devletin koğuşturma organlarının serbest iradenin oluşumu üzerinde baskı yapıp yapmadıklarıdır[22](21).

Eğer şüpheli müdafi yardımı talep etmişse, bu istek bütün sanık haklarının hepsinden yararlanmak istediği anlamına gelir. Başka bir ifade ile,” sadece müdafi istedi, susma hakkını kullanmadı denemez. Hakların bütünlüğü kabul edilmelidir[23](22).

Şüpheli ve sanığın susma hakkı kadar, lehindeki noktaları söylemek için, konuşma hakkı da vardır.

 

VI – İfade alma öncesinde yapılan işlemler. 1) Kimlik saptama. Şüphelinin polis tarafından ifadesinin alınmasında yapılacak ilk işlem, kimlik tesbitidir[24](23) (CMK 147). ‘İfadesi alınan kişinin’ adı, soyadı, baba ve ana adı, doğum yeri, tarihi, nüfus kaydı, yaşı, ikametgâhı, mesleği, medenî hali, daha önce suç işleyip işlemediği belirlenir, daha sonra sanığa yüklenilen suçun ne olduğu bildirilir ve bu hususta cevap vermek isteyip istemediği sorulur[25](24) (CMK. 147).

2) İsnadın bildirilmesi. Şüpheli veya sanığa soru sormadan evvel, kendisine yüklenen suç anlatılır (CMK 147/1 b). İsnadı öğrenme hakkı, müdafaa hakkının temel unsurlarındandır.

3) Müdafiin hukuki yardımından yararlanma. İfadesi alınan şüphelinin veya sorguya çekilen sanığın ifadesinin alınmasından önce müdafiine danışma, onunla konuşulanları başkalarının duyamayacağı ortamda görüşme (CMK 154) ve ifadesi alınırken de müdafiin ifade veya sorguda hazır bulunmasını isteme hakkı vardır (CMK 147/1, c).

Sanık bu hakkını öğrenmeli, serbest iradesi ile vazgeçebileceğini de bilmelidir. Ancak, müdafiin hukuki yardımından yararlanmak (No. 31.4) prensip olarak isteğe bağlıdır. Kanunun düzenlediği mecburi müdafiilik istisnaları da vardır.

Kanunun kabul ettiği mecburi müdafiilik halleri sınırlı olmakla birlikte yeni Kanunla pratik açıdan, kolluk tarafından ifade alma sırasında “dolaylı bir mecburi müdafilik” sistemi getirilmiştir: Zira, müdafii hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifadenin, hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınması yasaklanmıştır (CMK 148/4)[26](25).

Her ne kadar, doğrudan doğruyalık ilkesi uyarınca kollukta alınan ifade mahkeme huzurunda söz ile tekrarlanmadığı hallerde, zaten delil olmazsa da, müdafiin hazır bulunması sisteme ve prensiplere aykırı bir şekilde, kolluk ifade tutanaklarına, delil olma yeteneği kazandırmıştır.

Şüpheli veya sanık, müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafiin yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine Baro tarafından bir müdafii görevlendirilir. Müdafiin Baro tarafından değil de başka bir makam tarafından görevlendirilmesini, Kanun kabul etmemiştir.

4) Gözaltındaki kişinin yakınlarına bildirme. İfade alma veya sorgu, yakalanıp da gözaltına alınmış bir kişi ile ilgili yapılıyorsa, bu kişinin yakınlarından istediğine, yakalandığı derhal bildirilir (CMK 147/1 d).

Kanun “yakınlarına” bildirmede, CMK 95’i saklı tutmuştur. Bu nedenle, artık şüpheli veya sanık yakalandığında, gözaltına alındığında veya gözaltı süresi uzatıldığında, bir yakınına veya belirlediği bir kişiye gecikmeksizin, Cumhuriyet savcısının emri ile, haber verilecektir (CMK 95/1).

Kanunun bu düzenlemesi, “görev yükleyen bir mecburiyet” şeklindedir. Bu nedenle, kişi istese de istemese de, bildirmek mecburiyeti hasıl olmuştur.

Yakalanan veya gözaltına alınan kişi “yabancı” ise, yazılı olarak karşı çıkması durumunda, vatandaşı olduğu Devletin konsolosluğuna bildirilmeme mümkündür (CMK 95/2).

5) Susma hakkının söylenmesi. Şüpheli veya sanığın “kendisini suçlamama hakkı” vardır (Any. 38). Bu hakkın kendisine bildirilmesi mecburidir. Bu nedenle, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu yakalama anında veya ifade ve sorgu öncesinde kendisine söylenir.

6) Lehe delil toplanmasını isteme. Şüpheli veya sanığın lehine olan deliller var olabilir. İlgilinin şüpheden kurtulmak için, bu somut delillerin toplanmasını istemek hakkı vardır. Bu hakkın kendisine hatırlatılması lazımdır. Şüpheli veya sanığın kendi leyhine olan hususları ifade alma sırasında ileri sürmesi, açıklaması, başka bir deyişle “konuşma” hakkı da vardır (CMK 147/1).

7) Kişisel ve ekonomik durumu. İfade almanın öncesinde, ifade verenin veya sorguya çekilenin kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alınır (CMK 147/1).

 

VII – Susma hakkı. 1) Susma hakkının kullanılması. Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz (AY 38/5; Amerikan Anayasasının 5 Nolu ek maddesi).

Amerikan mahkemelerinde verilen bir ikrarın iradi olmadığı iddiası ortaya atıldığında,önceleri “kişinin kendisi aleyhinde beyanda bulunmaya zorlanıp zorlanmadığına” bakılıyordu[27](26). Daha sonra, bu kuralın gözaltında iken alınan  bütün ifadelerde de[28](27) geçerli olduğuna karar verilmiştir. Bu önemli kararın adı, ‘Miranda’ kararıdır[29](28). Bir ikrarın hukuka uygun olabilmesi için artık şu şartlar aranmaktadır:

Susma hakkı ferdi kendisi aleyhine suçlamada bulunma tehlikesinden korumak için kabul edilmiştir.

Şüpheli veya sanığın susma hakkını kullanması, bazı durumlarda “yasal indirimlerden” yararlanmasını engelleyebilir. Özellikle Yeni Türk Ceza Kanununun geniş biçimde yer verdiği etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, bazı durumlarda soruşturma başladıktan sonra, kovuşturma başlamadan evvel, şüphelinin suçunu ikrar etmesi, diğer failleri ortaya çıkartması indirim sebebi sayılmaktadır.

Uzlaşmaya tabi suçlar bakımından da (CMK 253, YTCK 73/8), sanığın suçunu başlangıçta “ikrar” etmesi, önkoşul olarak ortaya çıkmaktadır.

Sanık “susma hakkını”, sonuçlarını bilmeden kullanırsa, bu gibi indirimlerden veya uzlaşma olanağından yoksun kalabilir. Soruşturma konusu suçun bu tür suçlardan olması durumunda, müdafiin görevi, şüpheliye susma hakkının kullanılmasının olumlu ve olumsuz yanları konusunda aydınlatıcı bilgi vermektir.

Yakalanan ve gözaltında tutulan şüpheli veya sanığın kolu kanadı kırılmış durumdadır. Kendisine yöneltilen haksız isnadların doğru olmadığını ispat etmek bakımından, müdafiin yardımından yararlanabilirse de, müdafiin araştırma imkanları hukuken kısıtlıdır.